TarihSayfası tarihsayfasi.com



warning: Creating default object from empty value in /home/icom/domains/ihya.com/public_html/tarih/modules/taxonomy/taxonomy.pages.inc on line 33.

3. Mehmet

Satıra Mehmed Paşanın, Damadı İbrahim Paşa tarafından serdar yapılması ve bu paşanın gösterdiği azami gayrete rağmen Kırım Hâni'nın muavenet göstermemesi hasebiyle rnuvaffakiyetsizlİğe uğradığını kısaca yazmıştık. Satırcı Meh­med Paşanın raporu Dergahi padişahiye varınca; hem sadra­zam hemde satırcı azledilmişlerdi. Sadrazamlığa Mısır valisi Hadım Hasan Paşa tayin edilmiş Şeyhülislâmlık ise üç namzetin içinde Hoca Saadeddin Efendi Hazretlerine nasib olmuş, meşhur şâir Baki ve Karaçelebizade naili emel olama­mışlardı. Tabiiki Hoca Efendinin padişahın hocası olması Şeyhülislâmlığa sebebken şâir Bakî'nin katledilen şehzade Mustafa'nın hocası olması bu makamı ihraz etmesine mani bir husus olarak düşünmek yanlış olmaz. Sadrazam Ali Paşa ise Hoca Saadeddin Efendiyi istememiş şair Bakî ve Karaçelebizadeye meyyal olduğunu belirttiğinden şüphesizki hâl eh­li olan Hoca Saadettinin manevi tokadını yiyip hem sadareti, bir kaç gün sonra da hayatını Yedikule zindanında kaybet­mişti.

Hicri 1006 Miladi 1597 yılında Diyarbakır Beylerbeyi Murad Paşa (Kuyucu), Kadı Ali Paşa ve Budin Kadısı Habil Efendi, Vaç ovasında buluştukları Nemçe murahhasları ile yaptıkları sulh müzakerelerinde bir ilerleme kayd edemediler. Çünkü küffar bu savaşın neticesinden yılmamıştı. Evet bü­yük bir kıyamdı, kâfir savaşı kaybetmişti fakat savaştan son­ra orduyu hümayundaki cezalandırma hareketinin farkınday­dı ve bu yara mutlaka kanayacaktı. Osmanlı artık iç gaileler­le uğraşacaktı. Dolayısıyla bu taraflara kolay kolay bir daha böyle büyük bir sefer tertipleyemezdi... Bu kanaat onları uz-laşılmaz adamlar haline getirdiğinden bu müzakerelerden bii netice çıkmadı. Beri yandan sancakları ellerinden alınan Ka­raman, Güney Anadolu ve Saruhan askeri sefer dönüşü memleketlerine giderken yol boyunca yağmalama hareket­lerine başladılar.

Hazreti padişah Valdesultan tarafından ta Edinde'de karşılanmıştı. Eğri Fatihi olan oğlunu kucaklıyan Valde sultan onunla beraber büyük bir debdebe ve şâşâa içinde İstanbul'a duhul etmişlerdi. Şah Abbas tarafından gönderilen Safavi el­çisinin, küffar üzerine yapılan seferden dönen padişahı kıy­metli hediyelerle karşılamaya gitmesi fevkalâde güzel bir jest ayrıca Venedik ve Fransız elçileri de dindaşlarını perişan eden nrduyu ve onun şanlı kumandanı padişah hazretlerini karşılamaya koşmuşlardı...

Bu savaş Osmanlının uzun zamandır peşpeşe gelen mağlubiyetlerini örten bir şal vazifesinden Öteye gitmemiştir. Çünkü zaferin tamamlanması yâni oralara orduyu hümayu­nun kış geçene kadar bekletilmesi ve baharla birlikte yeni­den kâfir üzerine yürünüb onların toparlanmasına fırsat veril­memesi icab ediyordu diye bir çok tarihçiler hatta Peçevi İb­rahim Efendi dahi o savaşta bulunmasına rağmen aynı min­valde kanaat serd eder. Halbuki savaşın ne zorluklar ve anla­şılmaz bir esrar içinde kazanıldığı açıkça görülmektedir. Ye­rinden bir parmak dahi oynamayan padişahı "bir arabaya bi­nip ikindi vakti kaçtı" diyerek bozgunu umumileştiren bir maiyet, düşmanın hücumuna dayanamayıp sırtını savaş ala­nına döneri otuzbinden ziyade muharip, birde sadrazam değiştirme işleminin harp sahasında yapılması, ordunun beraberliğini sarsmaya müncer olacağını göz önüne alırsak haki­katen bu savaş ard arda gelen mağlubiyyetleri örten bir şal vazifesi görmüştür. Fakat bunun daha ileri safhaya götürül­mesini düşünmek yukarıya yazdığımız sebebler yüzünden mümkün değildi. Amma illede İsrar edersek o zamanda it­ham etmiş oluruz.

Artık hava kararıyor, kâfirler ise zafer sarhoşluğu içinde çok zengin bir durum arzeden merkezde yağmaya başlamış ve çadırların arasında gayrınizami bir halde dolaşıyor ve yağmalayacak mal, para araştırıyordu. Bunları çadırlar ara­sında gören at seyisleri, ahçı yamağı, ahçilar, hamallar, oduncular, kimi kepçe ile kimi balta ile kimi maşa ile önüne gelen kâfire vuruyor ve vururkende düşman bozuldu diye avaz avaz bağınyorlardı. Ordunun firarla sebat arasında he­nüz karar verememiş olanları bu sesleri duyduğunda hamiyyet ve şecaatleri avdet etti. Bir güzel toparlandılar ve düşma­nı yok etmeye başladılar. Pusuya yatmış olan Çağalazade Si­nan Paşa da düşmanın arkasından hücuma geçince ilk ham­lede yirmibin kadar kâfiri bataklıklara sürdü ve onları teief etti. iki ateş arasında kalan düşman pek korkunç bir mağlubiyyete uğradı O akşam karanlığına kadar ellibin kâfir yok­luk deryasına daldılar.

Düşman kuvvetleri bir çığ gibi ordunun içinden geçmişler, artık otağı hümayunun önlerine gelmişlerdi. Birçok çadırların ipini kesip deviriyorlar, ellerindeki filamaları hazine sandıkla­rının üzerine dikiyorlardı. Padişahın yanında zafere inanmış­ların kendine mahsus hali içinde soğukkanlılıkla durumu ta­kip eden ikinci şahıs Hoca Saadeddin Efendi, Halifenin atının dizginlerine yapışmış durmadan sabır ve sebat telkin edici ayetleri gür bir sesle okuyordu. Birçok tarihçiler burada dizginlere yapışmayı Hazreti padişahın kaçma arzusu göstermesi üzerine Hoca Efendinin bunu önleme gayreti gibi gös­termişlerdir.

Ordunun öncülüğünde Çağalazade Sinan Paşa, Diyarbakır Beylerbeyi Kuyucu Murad Paşa (bu kuyuculuk lâkabı Celâlileri tenkili sırasında aldığı lakaptır ki 1. Ahmed,Hazretlerinin Veziriazamlığı sırasındadır.) ve Fethi Giray tayin edildi. Tarih­ler 1005 Hicri 1596 miladi yılının sonbaharını gösterirken iki ordu karşı karşıya geldiler. Eğri Fatihi Hazreti Padişah mer­kezde yer almış, sol cenahta, savaş Rumeli topraklarında ol­duğu için Anadolu askeri sağ cenahta ise Rumeli Beylerbey­liğine ait askerle Tamışvar Beylerbeyi askerleri bulunuyordu.

Birinci kısımda uğranılan bu darbe hem padişahta hem de veziriazamda bir maneviyat sarsıntısına sebeb oldu. Bunun üzerine bir harp divanı toplantısı yapıldı. Damat İbrahim Pa­şa, Safiye valdesultandan aldığı talimat üzerine padişahı harplerden uzak tutmak gibi lüzumsuz bir gayrete kapılmıştı, padişah susuyor ve müzakereleri sükûnet ve dikkatle takip H'vordu. Veziriazam kumandayı bir vezire vermek ve padi-hı cıeri göndermek lâzım geldiğini ileri sürüyordu. Toplantı­mı bulunan Hoca Saadeddin Efendi bu teklife şiddetle karşı çıkarak avazı bülendle (yüksek sesle) "Bu iş büyük işdir. Şu veya bu paşaya bırakılacak iş değildir, Hazreti padişahın baş olma zamanıdır" sözleriyle meseleye ağırlık koydu. So­kulluzade Hasan Paşa da Hoca Efendiyi destekleyince orta­da mesele kalmadı. Padişahın ordunun başında kalması ve düşman üzere ne tertip gidilmesi konusu gündeme getirildi. Bu sırada Fetih Giray'ın adamları ele geçirdikleri 60 kadar dilden düşmanın çok kalabalık olarak iki gün içinde oraya dahil olurlar istihbaratı istintak neticesi belirlenince, orduyu hümayunun bulunduğu sarp yerden inip ovada saf tutup, ke­sin bir imha savaşı yapması kararlaştırıldı.

Pekâlâ bilindiği gibi ve daha evvelki sahifelerde de ehemmiyetle bahs ettiğimiz gibi savaş mutlaka istihbarata dayan­malıdır. Ve istihbaratta isabet yânı zaferdir. Osmanlılar, Avru­pa topraklan üzerinde yaptıkları fetihlerde istihbarat faktö­ründen azami istifadeyi sağlamışlardır. Bu İstihbaratın temi­nine klâsik metod şöyle idi. Küffar saflarına serdengeçtiler gönderilir ve "dil" tabir edilen düşman askeri yakalanır ve sorguya çekilir. Tabii bunun aynının'da düşman yapardı. Fa­kat onların netice alması çok zordu.

Orduyu hümayun Eğri kalesi üzerine yürüdü. Hazreti Padişah; kale muhafızlarına (Kılıcımın üzerine yemin ederim mu­kavemet etmeden, her iki taraftanda kan akmadan teslim olursanız, mücahidlerime Hatvan kalesinde yapılanları size yapmayacağım. Teslim olmazsanız siz bilirsiniz) diye teslim olma fırsatı verdi ve teminat olarak mutlaka yerine getireceği yemini ifade etti. Hatırlıyacaksınız muhterem okuyucular: 1. Murad-ı Hüdavendigâr ülubad köprüsünden bir daha ne ken­disinin nede kendisinden sonraki paişahların geçmiyeceğine dair küffara verdiği sözü elifi elifine yerine getirdiğini serimi­zin birinci cildinde yazmıştık.

Hakikaten ondan sonra bu söz münasebetiyle Osmanlı padişahları kendilerini bağlı görmüşler ve onlarda bu köprüyü geçmek için kullanmamışlardır. Osmanlı padişahları daima verdiği sözü tutmuş yerine getirmiş cihan tarihine hiç bir kâ­firin erişemeyeceği yüksek bir ahde vefa örneği göstermiş­lerdir. Bu seferde söz veren böyle sözünün eri bir padişahtı. Fakat kâfir, aşinası olmadığı meziyetleri nerden anlayıp tak­dir edebilsin... Bu teminata inanmıyarak teslim olmayan mu­hafızlar mukavemete başladılar.

Son yorumlar