İttihat ve Terakki Üzerine Düşünceler-1

İttihat ve Terakki Üzerine Düşünceler-1



Teşkilâtlanmış ilk Muhalefetin Kuruluşu ve Gelişmesi (1889...)
İmparatorluk Türkiye'sinde, ilk illegal ve teşkilâtlı muhalefet, 1889 yılında dört askeri tıbbiye öğrencisi tarafından kuruldu. Bu öğrencilerin isimleri, İbrahim Temo, Mehmet Reşit, Abdullah Cevdet ve İshak Sukutî idi. Bu dört öğrenci, gayesi, anayasa ve parlamentoyu yeniden getirmek olan İttihâd-ı Osmanî Cemiyeti'ni kurdu.

İttihâd-ı Osmanî Cemiyeti, kurulduktan sonra askerî ve sivil yüksekokul öğrencileri arasında taraftar kazanarak hızla büyüdü. Hâlbuki o yıllarda sultan 2. Abdülhamid, ülkesinin Hıristiyan teb'ası tarafından olmasa da, "Müslüman nüfusun büyük çoğunluğu tarafından seviliyordu." (Zürcher, 2004: 130)Fakat 2. Abdülhamid idaresinin en büyük zaafı, kendi geliştirdiği ve hızla çoğalttığı modern eğitim kurumlarında okuyan öğrencilere ve buralardan mezun olan asker ve sivil bürokrasiye yani Osmanlı aydın zümresine, sadakat aşılayamamış olması, onlara, ulaşılacak bir hedef sunmada tamamıyla başarısız kalmasıydı. (Zurcher, 2004: 130)

İttihâd-ı Osmanî Cemiyeti, gizli toplantılarla, bir yandan üye sayısını artırmaya, diğer yandan ise sağlam ve etkili bir teşkilât yapısı oluşturmaya çalışıyordu. Bu konuda İtalyan Carbonari Cemiyeti ve Rus nihilistlerinin örgütlenme modelleri temel alınıp, öğrenciler hücreler şeklinde teşkilâtlandırıldı. Hareketin bu dönemdeki faaliyeti, yurt dışında basılan ve yabancı postaneler ve diğer kanallarla yurda sokulan rejim muhalifi gazetelerin okunması, Namık Kemal ve arkadaşlarının eserlerinin el yazısıyla çoğaltılarak dağıtılmasından ibaretti. (Hanioğlu, 2001: 476)

İttihâd-ı Osmanî Cemiyeti'nin kurulduğu aynı yıl yani 1889'da, Bursa Maarif Müdürü, Galatasaray mezunu Ahmet Rıza Paris'e kaçtı ve orada, 2. Abdülhamid'in 1878'de Meclis'i kapatmasından sonra oluşmuş ve yavaş yavaş büyüyen bir muhalefet grubuyla karşılaştı. Paris'te kısa sürede hızlı bir pozitivist olan Ahmet Rıza, oradaki muhalefetin başına geçti. Fransa'daki bu rejim muhalifi topluluk, kendine Jön Türkler (Jeunes Turcs) adını verdi.

İç ve Dış Muhalefetin Birleşmesi (1895)
1895'te İstanbul'daki İttihâd-ı Osmanî Cemiyeti ile Fransa'daki Jön Türklerin lideri Ahmet Rıza, temasa geçti ve uzun süren haberleşmelerden sonra, iç ve dış muhalefet, Auguste Comte'un ünlü sözü "ordre et progres"den ilham alarak, Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti ismiyle birleşti. "Cemiyet, 1 Aralık 1895'te Paris'te Meşveret dergisini ve 7 Aralık'ta Mechveret supplemént français'yi resmi yayın organı olarak neşre başladı." (Hanioğlu, 2001: 477)

Aynı günlerde, Aralık 1895'te İstanbul'da Mülkiye'de hoca olan ve Mizan adıyla bir dergi yayımlayan Mizancı Murat, İngiliz işgalindeki Mısır'a kaçtı ve orada sultanı ve rejimini açıkça yeren Mizan dergisini çıkarmaya devam etti. Artık Sultan 2. Abdülhamid'in karşısında, hem yurt içinde hem de yurt dışında teşkilâtlı, daha kuvvetli bir muhalefet vardı. Bu kuvvetli muhalefet, Paris, Cenevre, Kahire ve İstanbul dışında, Ankara, Beyrut, Edirne, Hama, Humus, Girit, İzmir, Kastamonu, Limni, Mersin, Rodos, Selanik, Şam, Trabzon, Trablus ve Trablusgarp gibi şehirlerde şubeler açtı. Üye sayısını arttırdı.

İttihat ve Terakki'nin İlk Güç Gösterisi, Darbe Teşebbüsü, Sürgünler ve Bölünme (1896)
1896'da Cemiyet, Sultan 2. Abdülhamid'i devirmek için bir hükümet darbesi hazırlayabilecek duruma gelmişti. Devletin istihbarat teşkilâtı, bu darbe hazırlığını ortaya çıkardı ve darbe tertipçileri yakalanıp muhakeme edildi. Fakat darbe tertipçilerinin hiçbirine, idam cezası verilmedi. Sadece imparatorluğun Musul, Fizan gibi uzak şehirlerine sürüldü. Darbenin lideri İstanbul 1. Tümen Komutanı Kâzım Paşa bile, Arnavutluk'a, İşkodra Valiliği'ne atanarak cezalandırıldı. (Lewis, 1991:196) Daha önce 1894'te askerî okullarda Cemiyet'le ilgili yapılan soruşturma, tutuklama ve askeri okuldan atma cezaları da, basit bir öğrenci olayı olarak mütalaa edilip Sultan 2. Abdülhamid'in iradesiyle affedilmişti. (Hanioğlu, 2001: 476–477) Sultan, kendisi ve ülkesi için asker ve sivil bürokraside gelişen tehdidin farkında değildi ve bu darbeci- ihtilâlci hareketlere karşı, onları gereğince önemsemeyen müsamahakâr tavrı ile, hızla sadece kendi sonunu değil, sınırları hâlâ Arnavutluk'tan Basra Körfezi'ne, Kafkaslardan Trablusgarp'a kadar uzanan büyük bir devletin sonunu da hazırlıyordu.

Bu sürgünlerden sonra, Jön Türk hareketinin merkezi, dışarıya, Avrupa'ya kaydı. Sürgün yerlerinden kaçan muhalifler de, artık soluğu Avrupa'da alıyordu. Avrupa'da muhaliflerin sayısının artması, harekete canlılık ve çeşitlilik getirdi. 1896'da Mizancı Murat, Kahire'den Paris'e geldi ve İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin olağanüstü toplantısında, Cemiyet'e başkan seçildi. Mizancı Murat hareketin merkezini, Cenevre'ye taşıdı. Mizan dergisini Cenevre'de çıkarmaya başladı. O günlerde Mizancı Murat'a, eski Harbiye hocalarından Çürüksulu Ahmet Bey, Dr. Nazım ve Şerafettin Mağmumî de katıldı. Böylece Cemiyet, Mizancı Murat'ın başında olduğu Cenevre ve Ahmet Rıza'nın önderlik ettiği Paris kolu olmak üzere ikiye bölünmüştü. Fakat ağırlık, ihtilâlci görüşlere sahip Cenevre kolundaydı.

Devletle Uzlaşma ve Hareketin Zayıflaması (1897–1898)
1897 yılı Osmanlı Devleti için iyi bir yıl olmuştu. O yıl, Ermeni olaylarının çoğu bitmiş, ayrıca Yunanistan'a karşı ünlü Tesalya Zaferi kazanılmıştı. Bu da Sultan 2. Abdülhamid'in içte ve dışta itibarını arttırmış; fakat muhalefet için çok kötü sonuçlar doğurmuştu. İstanbul'da ciddi bir operasyonla hemen bütün tanınmış Jön Türk muhalifler toplanmış, muhakeme edilip Trablusgarp'a sürülmüştü. Bu atmosfer içinde, padişah, Ahmet Celalettin Paşa'yı Cenevre'ye gönderdi ve Mizancı Murat'ı İstanbul'a dönmeye razı etti.

İttihat ve Terakki Cemiyeti, devletle resmen anlaşmış ve bunu bütün şubelerine duyurmuştu. Mizancı Murat da İstanbul'a dönmüş, Şûra-yı Devlet üyeliğine atanmış, padişahın sâdık bendesi olmuştu. İttihat ve Terakki Cemiyeti için bu moral bozucu durum dalga dalga yayılmış, 1896'da Cenevre'ye gelip Osmanlı İhtilâl Fırkası'nı kuran Tunalı Hilmi ve Cemiyet'in ilk kurucu üyelerinden İshak Sukutî ve Dr. Abdullah Cevdet de, bir daha muhalif neşriyatta bulunmamak üzere padişahla anlaşıvermişti. Üçüne de 20 Ağustos 1898'de ömür boyu on ikişer lira maaş bağlanmış (Hanioğlu,1981: 37,40), ayrıca 26 Eylül 1899 tarihli bir irade ile, İshak Sukutî devletin Roma, Abdullah Cevdet Viyana elçiliği doktorluğuna atanmıştı. Bunu çok geçmeden, Tunalı Hilmi'nin Madrid elçiliği kâtipliğine atanması takip etti. (Hanioğlu, 2001:478)

Yıllardır devam eden teşkilâtlı muhalefetin ilk kurucuları ve liderleri, birçok muhalif genci ortada bırakıp devletle uzlaşmış, Sultan'ın kendilerine sunduğu "arpalıkları" kabul edip, Jön Türk hareketine "ihanet" etmişti. Jön Türk (İttihat ve Terakki) hareketinde, bu durum hiçbir zaman unutulmayacaktır. (Lewis, 1991:198–199; Zürcher, 2004:132) "Onların bu tavrı Ahmet Rıza'yı haklı çıkarmış ve Ahmet Rıza, bir kez daha sürgündeki hareketin tartışmasız önderi olmuştu. Ne var ki hareket, ciddi bir darbe yemiş bulunuyordu. 1897–1899 yılları, hareketin en sönük zamanıydı." (Zürcher, 2004:132–133)

Yeniden Toparlanma ve Ciddî Görüş Ayrılıkları (1899)
Tam o günlerde (Aralık 1899) zengin bir Osmanlı paşasının, Sultan 2. Abdülhamid "bir maden imtiyazı hakkındaki usulsüz talebini yerine getirmediği için" (Öztuna, 1978:215) iki oğluyla birlikte Fransa'ya kaçması, harekete bir canlılık getirdi. Bu Osmanlı paşası, ana tarafından Sultan 2. Mahmut'un torunu Damat Mahmut Celalettin Paşa idi. Karısı, Sultan Abdülmecid'in kızı yani Sultan 2. Abdülhamid'in kız kardeşiydi. Mahmut Celalettin Paşa'nın (1853–1903) oğulları Sabahattin ve Lütfullah'la birlikte Jön Türklere katılması, Sultan 2. Abdülhamid'e bir darbe olmuş, ayrıca muhalefete bir prestij ve güç kazandırmıştı.

Bilhassa Prens Sabahattin (1887–1948), Jön Türk hareketini derinden etkiledi. Pozitivist Ahmet Rıza'nın ideolojik rakibi hâline geldi. Prens Sabahattin, imparatorluğu canlandırmak için serbest ferdî teşebbüsün gücüne inanan ve adem-i merkeziyeti savunan katıksız bir liberaldi. İngiltere gibi Meşrutî bir monarşiyi, merkezî hükümetin yetkilerinin sınırlandırıldığı, mahallî idarelerin güçlendirildiği, özel teşebbüsün önünün açıldığı ve teşvik edildiği bir siyasî, idarî ve ekonomik yapıyı savunan Prens Sabahattin'in bu liberal görüşleri, Ahmet Rıza'ya ve Jön Türklerin bir kısmına hiç de cazip gelmedi. Aksine, ayrılıkçı milliyetçi hareketlerin ve isyanların, Batılı emperyalist emellerin, imparatorluğun birliğine ve bütünlüğüne karşı ciddî bir tehdit oluşturduğu bir devrede, adem-i merkeziyet ve özel teşebbüs, Ahmet Rıza'ya ve Jön Türklerin önemli bir çoğunluğuna, tehlikeli bir formül olarak göründü ve onları gittikçe dozu artan milliyetçi ve merkeziyetçi bir anlayışa doğru sürükledi. Böylece 1899–1906 yılları arasında Jön Türk Hareketi, biri Ahmet Rıza önderliğinde milliyetçi ve merkeziyetçi kanat, diğeri Prens Sabahattin liderliğinde liberal kanat olmak üzere ikiye bölündü.

Şiddet Eğilimleri ve Orduda Darbeci Yapılanma (1906)
Prens Sabahattin önce "İngiliz desteğiyle darbe yapmayı gaye edinen" Osmanlı Hürriyetperverân Cemiyeti'ni, daha sonra 1906'da, Teşebbüs-i Şahsî ve Adem-i Merkeziyet Cemiyeti'ni kurdu. Avrupa ve imparatorluğun birçok şehrinde teşkilâtlanmaya çalıştı. Fakat darbe teşebbüsleri her defasında başarısızlıkla sonuçlandı.

Bu arada 1904–1905 Rus-Japon Savaşı'nda, doğulu fakat meşrutî bir idareye sahip Japonya, Batılı fakat istibdatla yönetilen Rusya'yı yenmiş, bu mağlubiyet Rusya'ya 1905'te meşrutî bir rejim getirmişti. 1907'de geri kalmış İran'da bile, Meşrutiyet ilân edilip meclis açılmıştı. Bu iki önemli hâdise, Jön Türk hareketine ilhâm ve cesaret kaynağı oldu.

Ayrıca 1906'da iki aksiyon adamı Jön Türk'ün (Bahattin Şakir ve Dr. Nazım) Paris'e gelişleri de, harekete güç katmıştı. Jön Türkler, Bahattin Şakir'in Makedonya'daki Yunan komiteleri, Makedonya-Edirne Dahilî İhtilal Cemiyeti ve Daşnaktsutyun Cemiyeti programları üzerindeki incelemeleri sonunda 1906 yılı başında, Osmanlı Terakki ve İttihat Cemiyeti adıyla yeniden teşkilâtlanmıştı. Cemiyet'in ilk merkez heyeti, Mehmet Ali Halim Paşa, Ahmet Rıza, Bahattin Şakir, Dr. Nazım ve Sami Paşazâde Sezâî beylerden meydana geliyordu. Cemiyet Avrupa'da ve imparatorluğun her köşesinde sağlam bir teşkilât kurdu. 1906'daki en önemli gelişme ise, Osmanlı ordusunda ilk defa, "kıta hizmetindeki subaylar arasında devrimci hücrelerin kuruluşu" (Lewis, 1991:202) idi.

1907'de, 2. Abdülhamid'e karşı bütün muhalefeti birleştirmek için, Ermeni Taşnak Cemiyeti'nin teşvikiyle Paris'te yeni bir kongre toplandı. Kongrede teorik ve ideolojik ayrılıklar bir tarafa bırakılarak, âcil bir faaliyet programı üzerinde geniş ölçüde fikir birliğine varıldı. (Lewis,1991:203–204) Osmanlı Terakki ve İttihat Cemiyeti bile, şiddet yöntemlerinin kullanılmasını kabul etti. (Zürcher, 2004:134)

Asıl tehlikeli muhalefet hareketi ise, Makedonya'daki genç subaylar ve memurlar arasında gelişiyordu. Bu genç subay ve memurlar, Bursalı Mehmet Tahir, Mustafa Rahmi, Kâzım Nâmi, Ömer Naci, Hakkı Baha (Pars), İsmail Canbolat, Mithat Şükrü, Talat Bey liderliğinde, Eylül 1906'da Selânik'te Osmanlı Hürriyet Cemiyeti'ni kurdular. Bu isimlerin en meşhurlarından Bursalı Mehmet Tahir, Selânik Askerî Rüştiyesi'nin müdürüydü. İleride imparatorluğun başbakanlık makamına oturacak Talat Bey ise, Selânik Posta ve Telgraf Müdürlüğü'nün Tahrirat Kalemi Başkâtibi idi. "Onun örgütlenme dehası sayesinde, Osmanlı Hürriyet Cemiyeti Makedonya'da hızla yayılmıştı. Çok önemli bir gelişme de, 3. Ordu (Makedonya) ve 2. Ordu'dan (Edirne) subayların Cemiyet'e katılmalarıydı. Bunda 3. Ordu'nun kurmay subaylarından Binbaşı Enver başrol oynamıştı." (Zürcher, 2004:135)

Selânik gurubu, 1907'de Avrupa'daki muhaliflerle temasa geçmiş ve Ahmet Rıza'nın düşüncelerini, Prens Sabahattin'inkilere göre daha uygun bulduklarından, 27 Eylül 1907'de Osmanlı Terakki ve İttihat Cemiyeti'yle birleşmiş ve bu cemiyetin adını aynen benimsemişti.

Bu birleşme Cemiyet'in darbeci yönünü daha da kuvvetlendirdi ve Cemiyet, hızla genç subaylar arasında örgütlenmeye başladı. Cemiyet'in dâhili nizâmnâmesine göre, fedai şubeleri kuruldu. Bu nizâmnâme "bir şahsın vücudu, vatanı veya Cemiyet'i tehlikeye sokması" durumunda, Cemiyet'in yetkili organlarına, bu şahsı mahkum etme ve cezalandırma yetkisi veriyordu. (Hanioğlu, 2001:480)

Darbeci Anlayış ve Destekçileri
Osmanlı Terakki ve İttihat Cemiyeti, "Makedonya'yı faaliyet merkezi hâline getirince, bu bölgedeki çeşitli unsurlara mensup komite, cemiyet ve çetelerle temasa geçti ve bunların bir bölümüyle anlaşma zemini bulurken, diğerlerini de gerçekleştireceği ihtilâl sırasında eylemlerini durdurmaları ve düvel-i muazzama temsilcilerine şikâyette bulunmamaları konusunda uyardı." (Hanioğlu,2001:480) Vurucu güç olarak fedai teşkilâtları kuvvetlendirildi. Terakki ve İttihat Cemiyeti Jandarma Teşkilâtı adlı ayrı bir kuvvet oluşturuldu. Sivillerden meydana gelen şehir hücreleri kuruldu.

Nisan 1908 tarihine gelindiğinde Cemiyet, Edirne, Draç, İşkodra, Manastır, Selânik, Üsküp, Tiran, Yanya, Ohri, Serez, Tikveş başta olmak üzere bütün Rumeli'de teşkilâtlanmıştı. Dr. Nazım ve Bursalı Mehmet Tahir'in idaresindeki İzmir teşkilâtı, Makedonya'da bir karışıklık olduğunda bölgeye gönderilecek Aydın vilâyeti Redif taburlarının subaylarını, Cemiyet'e üye kaydetti. Cemiyet ayrıca, İtalyan ve Fransız mason localarından büyük destek aldı. (Hanioğlu, 2001:480)

Açıkça görüldüğü gibi, Osmanlı Terakki ve İttihat Cemiyeti üyesi Jön Türkler, 2. Abdülhamid'i devirmek, Meşrutiyeti ilân edip "vatanı kurtarmak için", devletin iç ve dış düşmanlarıyla hiç tereddüt etmeden anlaşma ve uzlaşma yoluna gitmişlerdi. Onlara göre bütün kötülüklerin kaynağı, 2. Abdülhamid idaresiydi. Eğer sultan tahttan indirilip, Meşrutiyet ilân edilip meclis açılırsa, her şey kendiliğinden düzelecekti. Onlar bu sihirli formüle, büyük bir samimiyetle inanıyorlardı. Çünkü Jön Türklerin "siyasal fikirleri sade ve ilkel idi: Hürriyet ve vatan, Meşrutiyet ve millet." (Lewis,1991:203) Uzun zaman fikirsizlikten kendileri de şikâyet eden "Jön Türklerin hiçbiri, derin bir teori, özgün bir siyasi formül veya zihinleri devamlı olarak uğraştırmış bir ideoloji ortaya koymamıştır." (Mardin,1989:24) Fakat ne yazık ki koskoca imparatorluk, 20. yüzyılın başında, fikirsizlik içinde bocalayan, sihirli formüllere içtenlikle inanan ve ülkeyi yönetmek için gerekli bilgi, tecrübe ve kabiliyetten yoksun, bu maceraperest Genç Türklerin iktidarına doğru hızlı bir şekilde sürükleniyordu.

2. Meşrutiyet'e Giden Günler ve Meşrutiyet'in İlânı (23 Temmuz 1908)
Nihayet 13 Mayıs 1908'de, Cemiyet harekete geçti. Cemiyet, padişaha, bakanlara ve Harbiye Nazırı'na ayrı ayrı ihtarnameler göndererek, Makedonya'daki Rus ve İngiliz emellerine karşı konulmaması hâlinde, ihtilâl yapılacağı tehdidinde bulundu. Cemiyet, padişahı ve hükümeti, "vatanın birliği ve bütünlüğünün tehlikeye girmesi karşısında" kayıtsız kalmakla suçluyordu. 9–12 Haziran 1908'de, İngiliz kıralı VII. Edward ve Rus çarı II. Nikola'nın, Rus liman şehri Reval'de, Almanya'ya karşı alınacak tedbirleri görüşmek üzere buluşması, İttihatçılar tarafından Osmanlı devletinin paylaşma plânlarının yapıldığı bir toplantı olarak sunuldu. Bu hâdisenin meydana getirdiği heyecanla, Cemiyet harekete geçme konusunda hızlandı. 11 Haziran 1908'de Cemiyet fedaîleri, Selânik Merkez Komutanı Albay Ömer Nazım'ın yaralanmasıyla başlayan bir dizi suikast gerçekleştirdi. Bütün Rumeli kaynıyordu. İstanbul'a tehlikeyi haber veren raporlar gelmeye başladı. Yapılan araştırma ve soruşturmalar, genç bir subayı, Binbaşı Enver'i işaret ediyordu. Bu genç subay, "durumu açıklamak ve terfi almak" için İstanbul'a çağrıldı. Fakat artık çok geçti. Binbaşı Enver Bey, hesap vermek için İstanbul'a gitmek yerine, Cemiyet'in emriyle Tikveş dağlarına çıktı. Bunu 3 Temmuz 1908'de bir başka genç subay Kolağası (kıdemli yüzbaşı) Ahmet Niyazi Efendi'nin başında bulunduğu Resne Millî Taburu'yla dağa çıkması takip etti. Artık ok yaydan çıkmış, ihtilâl başlamıştı. Saray, bir yandan Anadolu'dan bölgeye, hükümete bağlı olduğunu sandığı Redif Taburlarını gönderiyor, diğer yandan ise daha önce Arnavut isyanlarının bastırılmasında başarılı olan Şemsi Paşa'ya, âsilere karşı harekete geçmesi emrini veriyordu. Fakat 7 Temmuz 1908'de Şemsi Paşa, Manastır Telgraf Merkezi'nden çıkarken, güpegündüz emrindeki bir teğmen tarafında vuruluyor ve katil kılına bile dokunulmadan, sakince uzaklaşıyordu. (Lewis,1991:206) Şemsi Paşa'nın yerine Manastır'a gönderilen Müşir Osman Fevzi Paşa, 22 Temmuz 1908 gecesi, İttihatçı Resne Millî Taburu, Manastır Çetesi ve Arnavut çetelerinden oluşan 2.300 kişilik bir kuvvet tarafından, ele geçirilen Manastır'da, konağından alınarak dağa kaldırıldı. Manastır'a giden telgraf hatları kesildi. (Öztuna, 1978:215; Hanioğlu, 2001:481)

Ayaklanma artık hızla, Makedonya'daki 3. Ordu birlikleri arasında yayılıyor, Edirne'deki 2. Ordu'ya da sirayet etmeye başlıyordu. 14 Temmuz 1908'den itibaren Anadolu'dan, Selânik limanına çıkmaya başlayan Redif Taburları ise, âsilere karşı harekete geçmek bir yana, onlara katılıyordu. Bu durum karşısında saraydan gelen, nişan, terfi ve gecikmiş maaşların ödeme emri yağmuru, muhalif subaylardan hiçbir karşılık görmedi, âsileri bastırmakla görevli paşalara, bizzat kendi emri altındaki genç subaylar ateş ediyordu. (Lewis,1991:206) Orduda emir-komuta zinciri bozulmuştu.

21 Temmuz 1908'de Cemiyet, bütün şubelerine, ihtilâlin başarıya ulaşması için elden gelen bütün gayretin gösterilmesini, 23 Temmuz'a kadar sonuç alınmaması, saray ve hükümetin direnmesi hâlinde, askerî birlikler ve gönüllülerden oluşacak bir ordunun 26 Temmuz'da İstanbul'a yürümesini emretti. Bu arada Cemiyet, Arnavut çeteleri ve Bektaşi liderleriyle görüşerek, bazı Arnavut silâhlı grup ve çetelerin harekete katılmasını sağladı.(Hanioğlu,2001:481)

Rumeli'nin çeşitli merkezlerinden, Yıldız Sarayı'na tehdit telgrafları yağıyor, padişahtan Meşrutiyet'i ilân etmesi, aksi taktirde veliahdın Rumeli'de padişah ilan edilip, yüz bin kişilik bir orduyla İstanbul'a yürüneceği, zorla tahttan indirileceği bildiriliyordu. (Lewis,1991:206-207) 23 Temmuz 1908'de Cemiyet'in asker ve sivil liderleri, Makedonya'da hürriyeti ilân ettiler. Olanlar karşısında çaresiz kalan I2. Abdülhamid, aynı gün Kanun-ı Esasi'yi (Anayasa'yı)yürürlüğe sokuyor, meşrutiyet ikinci defa ilan ediliyordu. (devamı gelecek sayıda)

Kaynaklar
- HANİOĞLU, M. Şükrü (2001), Bir Siyasal Düşünür Olarak Doktor Abdullah Cevdet ve Dönemi, İstanbul, Üçdal Neşriyat.
- HANİOĞLU, M. Şükrü (2001), "İttihat ve Terakki Cemiyeti", Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, Cilt: 23, ss. 476–484, İstanbul, Güzel Sanatlar Matbaası.
- LEWİS, Bernard (1991), Modern Türkiye'nin Doğuşu, Ankara, Türk Tarih Kurumu Yayınları, 4.bs.
- MARDİN, Şerif (1989), Jön Türklerin Siyasi Fikirleri (1895–1908), İstanbul, İletişim Yayınları, 3. bs.
- ÖZTUNA, Yılmaz (1978), Büyük Türkiye Tarihi, cilt:7, İstanbul, Ötüken Yayınevi.
- ZÜRCHER, Erik Jan (2004), Modernleşen Türkiye'nin Tarihi (Çeviren: Yasemin Saner Gönen), İstanbul, 18.bs.

İttihat ve Terakki Üzerine Düşünceler-1 yorumları

  • Image Description
    ali
    13.02.2010

    siteniz çok güzel, çok faydalandım

  • Image Description
    İshak S.
    18.05.2013

    Yazıyı siz mi yazdınız yoksa başka bir yerden mi kopyaladınız bilmiyorum, ancak son yıllarda 1876'da Abdülaziz'in ya da 1909'da Abdülhamid'in tahttan hal edilmesi bazı kesimlerce "darbe" olarak yansıtılıyor. Bu hatalıdır; zira bu iki olayda da devrilen otorite, zaten bulunduğu konuma iktidarın gerçek sahibinin, yani halkın hakkını gasp ederek oturmuştur. Abdülaziz ve Abdülhamid demokratik yollardan iktidara gelmiş, halkın temsilini kısmen de olsa yansıtmış semboller değildir; hatta tam tersi olarak 1876'da Genç Osmanlılar ya da 1909'da İttihadi Osmani hareketi halka daha çok söz hakkı vermeyi amaçlayan hareketlerdi.

    Bir diğer mesele, mason localarının 1789'dan beri tüm Avrupa'da gerçekleşen liberal ihtilallere tam destek vermesine karşın İttihat ve Terakki'nin sanki hainler ile işbirliği yapan bir hareket gibi gösterilmesi. Bu da yanlıştır, mason locaları 1820'lerde Polonya ayaklanmasına, ya da Yunan isyanına, hatta 1905 Rus reformuna dahi tam destek vermişlerdir; zaten locaların geleneksel sloganları, 1789'da Paris sokaklarını inleten devrimcilerin de hedefleriydi; "eşitlik, özgürlük, kardeşlik." Yani o sıralarda Osmanlı içerisindeki daha yenilikçi gruba, yani ittihatçılara en azından düşünsel açıdan kendilerini yakın hissetmeleri gayet normal.

Top